Rusya’da 8.8 şiddetinde bir deprem oldu birkaç ay önce. Kimse ölmedi. Ülkemizde onbinlerce insanın canına mal olan bir depremden yaklaşık 50 (yazıyla elli) kat daha şiddetli bir sarsıntı. Kimse ölmedi.
Bir felaketi, gerçek bir felaket haline getiren şey sonuçlar. O sonuçların gelişmesini engellediğinizde aynı ‘felaket’ sıradan bir olaya dönüşebiliyor. Yer kabuğundaki levhalar birbiriyle itişecek diye bizim ölmemiz gerekmiyor.
Sağlık da böyle. Bizim ülkemizde ölümcül olmayan bir hastalık, —mesela sıtma— Afrika’nın birçok bölgesinde her yıl yüz binlerce kişinin (çoğu küçük çocuk) ölümüne yol açabiliyor.
Çölyak da bir hastalık. Benzer dinamiklerin biz çölyak mağdurları için de geçerli olduğunu yavaş yavaş kavrıyorum. Hastanın nerede yaşadığı tüm hayatını doğrudan etkiliyor. Özellikle de çölyak gibi sosyal bir hastalık için, yaşadığınız toplumun farkındalığı (ve şuursuzluğu) bir numaralı değişken. İkincisi de tabii ki ekonomik koşullar. Aynı hastalık, farklı şartlarda bambaşka hayatlar yaşatıyor. Sebebi glüten değil.
Bizim tek arzumuz “normal” bir deneyim
Bu blogu takip edenler yolculuğumu biliyor; ben 46 yaşında teşhis aldıktan sonra en büyük sorunu Türkiye’de sağlıklı bilgi bulmakta yaşadım. Böyle olunca sınırların dışına bakmaya çalıştım, yabancı kaynakları okudum, dinledim. Türkiye’deki seyahat denemelerime yurtdışı opsiyonlarını da ekledim. Kendimi, ekonomik şartlarımı zorlayıp, Schengen randevusu almayı imkansız kılan turizm şirketi botlarını yenmeye çalışarak nispeten daha çeşitli glütensiz seçeneklerin olduğu ülkelere gitmeye çabaladım. Çölyaklı iseniz biliyorsunuz, bizim kovaladığımız şey, —laf anlatırken sinir harbi yaşamadığımız, aç karnına 20 bin adım mekan aramak zorunda kalmadan keyif alabileceğimiz—“normal hissettiğimiz” bir deneyim.
Bu seyahatlerimin bazılarına GlutenOut’ta zaten yer verdim, biliyorsunuz. Diğerlerini de ayrı ayrı, restoran tavsiyeleriyle yazmayı planlıyordum. Ama sonra bundan vazgeçtim. Bu vazgeçiş başta tembellikle rahatlıkla açıklanabilirdi. (Ki açıklanmalı) Ancak farkına vardım ki söz konusu bilgilerin etkisi ve faydası sınırlı. Bence daha kıymetli olan; ne gibi faktörlerin bir çölyaklı için öne çıktığını anlayabilmek. Mesela glütensiz seçenek açısından çok zengin olan Barcelona’nın neden aslında bir çölyaklı için biraz zorlayıcı olduğunu anlatabilmek. Kağıt üzerinde çok fazla glütensiz mekan görünmediği halde neden Helsinki’de Barcelona’dan çok daha rahat ettiğimi izah edebilmek.
Böylece gideceğimiz yer yurtdışında da, ülkemizde de olsa kıstaslarımızı daha net belirleyerek sıkıntı yaşama riskimizi minimuma indirebiliriz.
Deneyimlerime göre bir şehirdeki en hayati 5 kıstas şöyle:
- Nicelik: GF mekan sayısı.
- Farkındalık: Çölyak ve çapraz bulaş bilgisi. Gıda alerjisi hassasiyeti.
- Yürünebilirlik: Şehrin kompaktlığı.
- Pahalılık: Anlatmaya gerek yok.
- Doğal GF diyarı olmak: Mutfağın doğal glütensiz gıdalara yatkın olması.
Bir çaylak çölyaklı olarak gideceğim yerleri başta hep “nicelik” kıstasına göre belirledim. Ancak şehir büyükse ve bu mekanlardan diğerine gitmek büyük bir dert haline geliyorsa “çok sayıda glütensiz mekan olması” sizin normal hissetme ihtiyacınıza derman olmayabiliyor. 45 dakika yürüdüğünüz bir restoran kapalı olduğu için şehrin diğer tarafına doğru 55 dakika daha adım atmak zorunda kalmak “normal” değil.
İşte tam burada “yürünebilirlik” kıstası devreye giriyor. Bir şehrin merkezi daha kolay dolaşılabilir haldeyse ve GF mekanlar birbirine yürüme mesafesinde yakınsa o zaman nicelik harika bir veriye dönüşebiliyor. Bunun en iyi örneğinin Floransa olduğunu söyleyebilirim. Başından sonuna dek emekleyebileceğiniz nefis bir şehir ve adım başı karnınızı doyurabileceğiniz tonla seçenek. Bu nedenle Floransa beni gerçekten çölyak değilmiş gibi hissettiren ilk şehir oldu. Bir altın standart haline geldi. Ve artık geziler için nicelik ve yürünebilirlik kıstasları etrafında bir planlama yaparım diye düşündüm.
Ta ki iş için Helsinki’ye gidene kadar.
Neden mi? Anlatayım.
Helsinki gibi iş seyahatlerine gitmeden önce tabii ki organizasyonu yapanlara hastalığımdan bahsediyorum onlar da toplu halde gidilecek restoranlara önden haber ediyor. Ben gruptan kopmak zorunda kalabileceğimi düşünerek şehirdeki GF mekanları önceden tespit ederek haritada işaretliyorum. Bazen de gerçekten yiyemediğim restoranlar oluyor ve başımın çaresine bakıyorum. Zaten “başın çaresine bakmak” bir çölyaklı geleneğidir.
O an garsonun boynuna sarılmak istedim
Helsinki’de rezervasyon yapılanlar, GF listelerinde hiç yer almayan yerlerdi. İlk akşam bir İtalyan restoranına gidildi. Mekana benim glütensiz beslendiğim şeklinde bilgi verilmiş. Bana da ona göre bir menü hazırlanmış. Garson kıza, “Ben çölyak hastasıyım” dediğimde acayip şaşırdı, “Siz GF değilsiniz, çölyaksınız, tüm menüyü tekrar yapacağız çapraz bulaşa göre” dedi direkt.
Şimdi tüm çölyakistan vatandaşları beni çok iyi anlayacaktır, gerçekten o an garsonun boynuna sarılmak istedim. 5 dakika içinde rotayı yeniden hesapladılar ve benim yemeklerimi ayrı sundular. Biz “Ama yemek glütensiz olacaktı” deyince tepsideki ekmeği alanlara alışığız. Demek ki farkındalığı yüksek bir restorana denk geldik, herhalde sahibinin çocuğu falan çölyaklı diye düşünüyorum ben tabii. İyimserlik güçlü olduğum bir konu değil.
Ertesi gün bir Fransız restoranına gittik. Garsona durumumu izah edecekken “Siz oturun!” dedi ve tüm masaya teker teker gıda alerjilerini sordu. Birinde fındık alerjisi vardı, not etti. Benim emektar çölyakı da kağıda yazdı. Herhangi bir gıda alerjisi gibi, sakince… Ben tabii şüphelerden şüphe beğendiğim için 45 kere falan “cross contamination, are you sure, is it safe” falan adamın kafasını şişiriyorum. Garsonun göz devirmekten şaşı olmasına birkaç dakika kala bu şehirdeki insanların gıda alerjisi konusunda acayip iyi eğitimli, farkındalık sahibi olduğunu kabullendim. (Tamam, “kabullendim” güçlü bir kelime, kabulleneyazdım diyelim)
İlginçtir, gittiğimiz hiçbir restoran Find Me GF listesinde yoktu, Google’ında glüten veya çölyakla ilgili bir yorum yoktu. Ama hiçbir mekanda sıkıntı yaşamadım. “Merhaba, çölyak var bende” dedim, “Tamam” dediler. O kadar. (“cross contamination, are you sure, is it safe, hi how are you I’m fine thank you and you” döngüsünden taviz verdim mi? Hayır)
İşte bu yüzden “Farkındalık” kıstasını ilk iki sıraya koyuyorum. Bence en az nicelik kadar önemli.
Başa dönersek; depremin bir kâbus gibi Japonların hayatını karartamaması gibi, çölyaklı olmak da İskandinav bir bireyin sosyal yaşamına çökmüyor. Helsinki’de yaşayan bir çölyak hastası ile ben biyolojik olarak aynı genetik rahatsızlıktan muzdaripim. Ama Matti, Mehmet’le aynı hastalığı yaşamıyor.

Buradan yola çıkarak söz konusu kıstaslarla çölyaklılar için en ideal şehirler listesi oluşturmaya çalıştım. Kendi deneyimlerimi kullandım, daha geniş çaplı veri toplama için GPT5 ve Claude gibi yapay zekâ modellerinden yardım istedim. Ve sonuçta 40’tan fazla şehri listeleyen bir tablo ortaya çıktı. Bu listede ilk sırada Floransa, ikinci sırada Helsinki var. Neden? Çünkü pahalılık da bir değerlendirme kıstası ve İskandinavya turistler için üzücü pahalılıkta.
Listede Türkiye’den de 5 şehir var. Çölyakdaşlarımın yurt içi ve dışı deneyimi ve geri bildirimleriyle listeyi düzenlemek, genişletmek ve sonuçta gerçekten fayda sağlayacak bir tablo haline getirmek istiyorum.
Bu tablo ilk bakışta bir çölyak yaşama rehberi gibi görünebilir ama dikkatle bakanlar fark edeceklerdir ki; bu bir yanıyla herkes için “Bir şehir ne zaman yaşanabilir olur?” listesi. Benim çölyak hastalığımı bilgisiyle tedavi eden Finli kardeşim, senin ‘gereksiz’ hassasiyetin ve elzem görmediğin mutluluğun için neler yapar düşün.